Büyük Umutlarla Çıkılan Yolun İstanbul Tozuna Karışma Hikayesi
Köydeki toprağına, ekmeğine sığamayıp gözünü parıltılı İstanbul'a diken milyonların, o "taşı toprağı altın" masalına inanıp yola koyulduğu bir dönemdir 70'lerin sonu. Taşı Toprağı Altın Şehir, tam da bu büyük göç dalgasının kalbine, saf bir umutla traktör taksiti ödemeye gelen Ökkeş Uyanık ve ailesinin trajikomik hikayesine odaklanıyor. Ökkeş (Levent Kırca), eşi Fatma (Ayşegül Atik), oğlu Mehmet ve kardeşi Cemal ile birlikte büyük şehre adım attığında, onları bekleyen şey altın madeni değil, insanı yutan devasa bir çarktır. İstanbul, bu saf köylü ailesini her köşesinden çekiştirip dönüştürmeye çalışırken, aile fertleri birer birer şehrin yozlaşmış cazibesine kapılır. Geriye bir tek, elindeki değerlere ve namusuna tutunmaya çalışan, her şeye rağmen "bozulmayan" Ökkeş kalacaktır.
"Taşı toprağı altın dediler, geldik... Ama bu şehrin taşı da taşmış, toprağı da toprak!"
Filmin çekildiği 1979 yılı Türkiye’si; siyasi çalkantıların, ekonomik darboğazın, kuyrukların ve en önemlisi durdurulamaz bir iç göçün zirve yaptığı dönemdir. Yönetmen Orhan Aksoy, sinemamızın o dönem çokça işlediği "köyden kente göç" temasını, geleneksel Yeşilçam sıcaklığıyla harmanlarken, arka planda tükenmekte olan bir ülkenin ve kaybolan masumiyetin de vesikasını tutar.
Büyük Şehrin Dişlileri ve Yitirilen Masumiyet
Taşı Toprağı Altın Şehir, kapitalistleşen ve hızla gecekondulaşan İstanbul'un, Anadolu insanını nasıl bir kimlik erozyonuna uğrattığını incelikle masaya yatırır. Filmdeki sınıfsal çatışma, sadece zengin ve fakir arasında değil; kurnaz kentli ile saf köylü, şehre ayak uydurup yozlaşan ile değerlerini korumaya çalışan arasında yaşanır.
Değerlerin Aşınması: Aile fertleri parayı ve şehri gördükçe değişime uğrarken, taşra ahlakı yerini kentsel bir hayatta kalma refleksine (ve hatta ahlaki çöküşe) bırakır.
Sistem Eleştirisi: Dönemin tefecileri, karaborsacıları ve işportacı dünyası üzerinden, emeğin nasıl sömürüldüğü ve sistemin dürüst insanı nasıl dışladığı gözler önüne serilir.
Beton Ormanı ve Parçalanan Hayaller
Filmin atmosferi, neşeli bir komedi gibi başlasa da klostrofobik bir dram atmosferine doğru evrilir. Orhan Aksoy, dış mekân çekimlerinde İstanbul’un tarihi dokusunu değil; karmaşasını, çamurlu sokaklarını ve kalabalığını ön plana çıkarır.
Traktör Metaforu: Filmde alınmaya çalışılan traktör, sadece bir tarım aracı değil; köye güçlü bir şekilde geri dönmenin, sınıfsal atlamanın ve itibarın sembolüdür. Ancak o traktörün taksitleri, aileyi parça parça eden bir borç kırbacına dönüşür.
Duygu Salınımı: Film, izleyiciyi kahkahalarla güldürürken bir sonraki sahnede boğazı düğümleyen bir hüzne sürükler. Bu tezat, Yeşilçam’ın en başarılı olduğu "ağlatırken güldürme" formülünün kusursuz bir uygulamasıdır.
Bir Devrin Dev Kadrosu ve Kimya
Bu film, Türk tiyatro ve sinemasının efsane ikilisi Levent Kırca ve Ayşegül Atik’in beyaz perdedeki en muazzam düetlerinden biridir. Kırca, Ökkeş karakterinin saflığını, inadını ve çaresizliğini karikatürize etmeden, içimizi sızlatan bir samimiyetle oynar. Ayşegül Atik ise değişen çevreye karşı kadının duruşunu ve yaşadığı içsel çatışmayı harika aktarır.
Yan Rollerin Gücü: Yeşilçam’ın elit kötü adamı Kayhan Yıldızoğlu, tonton dedesi Hulusi Kentmen, sert ama adil karakterlerin yüzü Erol Taş ve kurnaz rollerin ustası Hüseyin Baradan gibi dev isimler filmin dokusunu zenginleştirir. Hatta çok genç yaşta izlediğimiz Cem Davran da kadronun tatlı sürprizlerindendir.
Müzikal Hafıza: Dönemin ruhunu yansıtan, hem melodramatik ögeleri besleyen hem de tempoyu tutan müzik kullanımı, sahnelerin duygusal etkisini ikiye katlar.
Toplumda Nasıl Karşılık Buldu
Film, vizyona girdiği dönemde büyük bir gişe başarısı yakalamış ve televizyon çağında da her yayınlandığında izleyiciyi ekrana kilitlemeyi başarmıştır. Günümüzde popüler kültürde "İstanbul'un taşı toprağı altın" klişesine vurulan en mizahi ve gerçekçi tokat olarak hatırlanır. Ökkeş'in hakkını arama çabası, kolektif hafızamızda dürüstlüğün simgesi olarak yer edinmiştir.
Keşfetmeye Devam Edin
Eğer Taşı Toprağı Altın Şehir filminin hissettirdiği o acı-tatlı göç ve şehirle mücadele atmosferini sevdiyseniz, sinema kütüphanesinin şu özel köşelerine de mutlaka göz atmalısınız:
Gurbet Kuşları (1964): Maraş’tan İstanbul’a gelen bir ailenin şehirde tutunma ve parça parça dağılma öyküsünü anlatan, göç sinemasının mutlak başyapıtı.
Gelin (1973): Yönetmen [[Lütfi Ömer Akad]]’ın ünlü göç üçlemesinin ilk filmi. Büyük şehre gelip ticaret çarkları arasında ailesini ve çocuğunu feda edenlerin sarsıcı dramı.
Diyet (1974): Yine Akad imzalı, köyden gelip fabrikada işçi olan bir ailenin, sendikalaşma süreci ve sanayileşen şehirdeki hak mücadelesi.
Fırat'ın Cinayeti (1989): Taşradan kente göçün getirdiği kültürel şoku ve feodal bağların büyük şehirde nasıl bir trajediye dönüştüğünü işleyen daha geç dönem, sert bir yapım.
Almanya Acı Vatan (1979): Göçün rotasını bu kez yurt dışına çeviren; [[Şerif Gören]]’in yönettiği ve paranın, yabancılaşmanın insan ilişkilerini nasıl bitirdiğini gösteren sarsıcı bir dram.