Bir Kurşunla Değişen Hayatlar ve Büyük Şehrin Soğuk Yüzü
Askerliğinin bitmesine sadece üç gün kala, karanlık bir gecede patlayan tek bir el silah sesi, genç Ali’nin bütün geleceğini elinden alacağını kim bilebilirdi? Zeki Ökten’in sinemamızdaki en güçlü toplumcu gerçekçi eserlerinden biri olan filmde, bir ihbar üzerine kaçakçı İbrahim'i vuran Ali, terhis olup memleketine dönmeye hazırlanırken vicdanının en ağır hapishanesine çoktan kilitlenmiştir. İstanbul'a dönüş treninde, vurduğu adamın tabutunu memleketine taşıyan acılı aileyle yan yana seyahat etmesi, onun içindeki yangını körükler. İstanbul'a vardığında ise ne bıraktığı şehri, ne nişanlısını ne de eski hayatını bulabilir. Şehir vahşileşmiş, kapitalizm çarkları insanlığı yutmuştur. Bu yabancılaşmaya dayanamayan Ali, her şeyi geride bırakıp vurduğu adamın ailesinin izini sürmek üzere yollara düşer.
"Ben katil değilim anne... Ben sadece askerdim, emir verdiler vurdum. Ama o adamın gözleri gitmiyor aklımdan."
Film, 1970'lerin ortasındaki Türkiye'nin o sancılı dönemeçlerinden birine ayna tutar. Kıbrıs Barış Harekâtı'nın hemen ertesi yılı olan 1975'te, ülkede hem ekonomik ambargoların getirdiği bir yokluk dalgası hem de köyden kente göçün yarattığı muazzam bir kültürel şok yaşanmaktadır. Ali’nin kışladan çıkıp İstanbul’a gelmesi, aslında saf ve temiz Anadolu insanının, sanayileşen ve bireyselleşen büyük şehrin ahlaki yozlaşmasıyla çarpışmasını simgeler. Dönemin sağ-sol çatışmaları, sokaklardaki güvensizlik ortamı ve ekmek kavgasının vahşeti, Ali’nin içsel vicdan muhasebesiyle kusursuz bir paralellik içinde akıp gider.
Çarkların Arasında Ezilen İnsanlık
Askerin Dönüşü, Yeşilçam'ın geleneksel zengin kız-fakir oğlan melodramlarından tamamen sıyrılarak, dönemin sınıfsal gerilimlerini ve göç sosyolojisini masaya yatırır. İstanbul artık taşradan gelenleri kucaklayan o "taşı toprağı altın" şehir değildir; aksine insanı yabancılaştıran, emeği ucuzlatan ve ahlaki değerleri eriten devasa bir canavardır.
Ali’nin annesi ve nişanlısı üzerinden kentin değişen çehresi okunur. İnsanlar ayakta kalabilmek için sistemin birer dişlisi haline gelmiş, yardımlaşma duygusu yerini çıkar ilişkilerine bırakmıştır. Kaçakçılık yapan İbrahim’in durumu ise taşradaki çaresizliğin, istihdam eksikliğinin ve hayatta kalma mücadelesinin acı birer çıktısı olarak sunulur. Film, suçun ve suçlunun bireysel değil, toplumsal yapı tarafından üretildiğini izleyicinin yüzüne tokat gibi çarpar.
Trenlerin Kasveti ve Şehrin Klostrofobisi
Filmin atmosferi, baştan sona bir suçluluk duygusunun gölgesinde inşa edilmiştir. Zeki Ökten, mekânları karakterlerin ruh halini yansıtacak şekilde dâhice kullanır. Filmin kırılma noktalarından olan tren sahneleri, klostrofobik (sıkışmışlık) hissini zirveye taşır. Ali, o daracık kompartımanda sadece fiziki bir yolculuk yapmaz; vurduğu adamın ailesinin sessiz yasıyla birlikte kendi vicdanının derinliklerine doğru karanlık bir seyahate çıkar.
İstanbul sahnelerinde ise kamera sürekli olarak kalabalıkları, gri sokakları ve fabrikaların soğuk yüzünü kaydeder. Neşe ve sıcak renkler bu filmde yer bulamaz. Filmin ana metaforu olan "askerlik/emir" kavramı, bireyin toplumsal mekanizmalar karşısındaki çaresizliğini ve iradesizliğini simgeler. Ali'nin yaşadığı travma, aslında sistemin kurbanı olmuş iki yoksul insanın (Ali ve İbrahim) karşı karşıya getirilmesinin hüzünlü bir özetidir.
Kadir İnanır'ın Oyunculuk Devrimi
Kadir İnanır, kariyerinin en olgun ve içselleştirilmiş performanslarından birini Ali karakteriyle ortaya koyar. O döneme kadar genellikle sert, bükülmez ve maço jön rolleriyle izlediğimiz aktör, bu filmde kırılgan, gözleriyle ağlayan, suçluluk duygusundan omuzları çökmüş bir adamı muazzam bir başarıyla canlandırır. Selma Güneri ise Ali'nin hayatındaki değişimi ve kentin getirdiği yabancılaşmayı duru oyunculuğuyla dengeler.
Filmde yan kadro adeta bir yıldızlar geçididir. Bülent Kayabaş ve İhsan Baysal gibi isimler dönemin sokak jargonunu ve tekinsiz atmosferini filme taşırken, seslendirme kadrosunda Abdurrahman Palay, Jeyan Mahfi Tözüm ve Tijen Par gibi efsanevi dublaj sanatçılarının sesleri karakterlere can verir. Mümtaz Ener ve Zafer Önen gibi ustaların varlığı ise sahnelerin dramatik dozunu artırır. Filmin müzikleri, sahnelerin kasvetini ve Ali'nin içsel çırpınışlarını izleyicinin kalbine adeta bir çivi gibi çakar.
Kolektif Hafızadaki Yeri ve Meta Açıklaması
Askerin Dönüşü, Yeşilçam'ın popüler komedi veya aşk filmlerinin gölgesinde kalmış gibi görünse de, Türk sineması entelektüelleri ve sinefiller için tam bir gizli baş yapıttır. Ticari kaygılardan uzak, tamamen insana ve vicdana odaklanan yapısıyla kolektif hafızamızda "vicdanın sesi" olarak yer edinmiştir. Bugün bile televizyonda denk gelindiğinde, insanın boğazını düğümleyen o gerçekçi ve samimi anlatısını korumaktadır.
Keşfetmeye Devam Edin
Eğer Askerin Dönüşü filminin o kasvetli, gerçekçi ve vicdan muhasebesiyle dolu dünyası sizi derinden etkilediyse, Yeşilçam kütüphanesinin şu az bilinen ama aynı derecede güçlü hazinelerine de mutlaka göz atmalısınız:
-
Düşman (1979): Yine Zeki Ökten yönetmenliğinde, işsizlik ve çaresizliğin insanı nasıl tükettiğini, bir köpeğin zehirlenmesi üzerinden anlatan sert bir toplumsal gerçekçi dram.
-
Gecelerin Ötesi (1960): Metin Erksan imzalı, sisteme ayak uyduramayan ve kısa yoldan zengin olmaya çalışan farklı sınıflardan gençlerin trajik hikayesi.
-
Kanal (1979): Erden Kıral'ın yönettiği, çeltik ağalarına karşı yaşam mücadelesi veren köylülerin ve sistemin çarkları arasına sıkışan bürokrasinin dramı.
-
Pehlivan (1984): Tarık Akan'ın başrolde olduğu, geçim derdi yüzünden er meydanına çıkan bir babanın, değişen ekonomik düzendeki çaresiz çırpınışları.
-
Fırat'ın Cinayeti (1989): Aytaç Arman'ın oynadığı, yine bir vicdan azabı, töre ve taşranın boğucu atmosferini iliklerinize kadar hissettiren ödüllü bir yapım.