Gri Bir Dünyada "Pembe"yi Aramak: Rauf'un Saf ve Masum Yolculuğu
Kars’ın o uçsuz bucaksız, beyazın asaletinden ziyade soğuğun ve tecrit edilmişliğin simgesi olan dağ köyünde, zaman kendi ritminde akar. Rauf (2016), sinemamızın son dönemde çıkardığı en naif, en can acıtıcı ve "Ah be çocuk!" dedirten pırlantalarından biri. 9 yaşındaki Rauf, okul sıraları yerine hayatın erken gelen yüklerini sırtlamış, bir marangoz tezgahının başında çıraklık yapmaktadır. Kalbi ise kendisinden yaşça büyük olan, ustanın 20 yaşındaki kızı Zana için çarpar. Zana bir gün ondan "pembe" bir şal ister. İşte kırılma noktası burasıdır: Hayatı boyunca beyaz kardan, çamurlu topraktan ve televizyondaki puslu gri haberlerden başka renk görmemiş bir çocuk, hiç bilmediği, görmediği "pembe"nin peşine düşer. O pembe sadece bir kumaş parçası değil; Rauf için çocukluğun, umudun ve henüz adını koyamadığı o saf ilk aşkın rengidir.
"Pembe nasıl bir renktir usta? Çiçek gibi mi, yoksa şafak vakti gibi mi?"
Film, vizyona girdiği 2016 yılının sosyo-politik ikliminden ve coğrafyanın kaderinden bağımsız değildir. Doğu'nun o bitmek bilmeyen kışında, arka planda sürekli yankılanan ama adı asla açıkça konmayan bir savaşın, jet seslerinin ve köyün gençlerinin tabutlarla dönmesinin gölgesinde geçer hikaye. Yönetmenler Soner Caner ve Barış Kaya, seyirciyi ajitasyona boğmadan, tam tersine bir çocuğun gözündeki o büyüleyici filtreyle bizi o dönemin Türkiye’sinin en gerçekçi, en can yakıcı gerçekleriyle yüzleştirir.
Coğrafya Kaderdir, Renkler İse Lüks
Rauf (2016), Türkiye’nin doğusundaki bir köy yaşamını sosyolojik olarak mikro ölçekte inceler. Filmde sınıfsal çatışma, büyük şehirlerdeki gibi lüks arabalar veya holdingler üzerinden yürümez; burada sınıfsal fark, "renklere ulaşabilme" gücüyle ölçülür. Rauf’un dünyasında temel ihtiyaçlar bile bir mücadeleyken, "pembe" gibi canlı bir renk ancak uzaklardaki şehirde var olabilen bir lükstür. Çocukların eğitimi yarıda bırakıp zanaat öğrenmeye zorlandığı bu kırsal düzende, çocukluk hızla tüketilen bir sermayedir. Savaşın ve ölümün hayatın olağan bir akışı gibi kanıksandığı bu köy sosyolojisinde, Rauf’un pembe arayışı aslında sisteme ve coğrafyanın dayattığı gri kadere karşı yapılmış en masum, en barışçıl başkaldırıdır.
Beyazın Zulmü, Siyahın Gerçeği
Filmin sinematografik atmosferi tam anlamıyla bir görsel şiirdir. Yönetmenler kamerayı öyle bir kullanır ki, Kars’ın o büyüleyici ama bir o kadar da tecrit edici doğası filmin başrollerinden birine dönüşür. Mekan kullanımı tematik olarak ikiye ayrılır: Marangoz atölyesinin sıcak, ahşap kokulu ama kapalı dünyası ile dışarısının alabildiğine soğuk, uçsuz bucaksız beyazlığı. Metaforik olarak "kar", köyün üzerini örten bir unutulmuşluk perdesidir. Rauf bu beyazlığın içinde pembeyi ararken, aslında hayat ona gitgide en acı renkleri öğretir. Zana’nın kalbindeki hüzün ve arka plandaki savaş gerçeği geliştikçe, film tematik olarak pembenin neşesinden kaçınılmaz olarak siyah ve beyazın çiğ gerçekliğine doğru bükülür.
Amatör Ruhun Profesyonel Büyüsü
Filmin en büyük başarısı, kadrosundaki muazzam doğallıktır. Başrolde Rauf karakterine hayat veren çocuk oyuncu Alen Hüseyin Gürsoy, abartıdan uzak, sadece gözleriyle konuşan performansıyla izleyicinin kalbine adeta bir çivi çakar. Karakterle kurduğu empati o kadar güçlüdür ki, onunla birlikte üşür, onunla birlikte heveslenirsiniz. Zana rolünde izlediğimiz Şeyda Sözüer ve usta rolündeki Yavuz Gürbüz, yöre halkının o vakur, hüzünlü ve sessiz çaresizliğini perdeye kusursuz yansıtır. Profesyonel oyuncularla bölgenin yerel halkının (Muhammed Ubiç, Veli Ubiç) harmanlandığı kadro, filme belgeselvari bir samimiyet katmıştır. Filmin müzikleri ise sessizliğin sesini bastırmayacak kadar zarif, hikayenin trajedisini derinleştirecek kadar güçlüdür. Bu naif üslup, sinemamızda Reha Erdem sinemasının (özellikle Hayat Var veya Kosmos) doğa-insan ilişkisine ve Nuri Bilge Ceylan taşra estetiğine tatlı bir selam duruşu niteliğindedir.
Kolektif Hafızadaki Yeri
Rauf (2016), ana akım sinemanın büyük bütçeli dramları arasında kaybolup gitmemiş, tam aksine uluslararası festivallerden topladığı ödüllerle ve kulaktan kulağa yayılan o naif fısıltısıyla kolektif hafızamızda "gizli bir şaheser" olarak yer etmiştir. İzleyicide "Keşke dünya Rauf'un aradığı pembe kadar temiz kalabilseydi" hissi uyandıran, bittiğinde boğazda bir düğüm bırakan bu film, modern sinemamızın en özel insani belgelerinden biridir.
Keşfetmeye Devam Edin (Kısır Döngüyü Kıran Öneri Listesi)
Eğer Rauf filminin o samimi, çocuksu ve coğrafyanın hüznünü taşıyan atmosferi kalbinize dokunduysa, popüler döngülerin dışına çıkan bu 5 özel yapıma da mutlaka göz atmalısınız:
Mavi Bisiklet (2016) (Yönetmen: Ümit Köreken): Kasaba yaşantısında çocukların gözünden adalet, ilk aşk ve sisteme karşı verilen o küçük ama onurlu mücadeleyi anlatan, Rauf ile aynı yılın en naif akrabası.
Zerre (2012) (Yönetmen: Erdem Tepegöz): Renklerin olmadığı, griliğin ve hayatta kalma mücadelesinin şehre taşınmış hali. Rauf'un taşradaki çaresizliğini şehirde arayanlar için sarsıcı bir dram.
İki Dil Bir Bavul (2008) (Yönetmen: Orhan Eskiköy, Özgür Doğan): Doğu coğrafyasının gerçekliğini, dil bariyerini ve çocukların dünyasını belgesel estetiğiyle sunan, içtenliğiyle içinizi eritecek bir başyapıt.
Lal Gece (2012) (Yönetmen: Reis Çelik): Kars coğrafyasında geçen, geleneklerin ve toplumsal trajedilerin kapalı bir oda içerisindeki odağı. Coğrafyanın sertliğini ve oyunculuk performanslarını sevenler kaçırmamalı.
Mommo - Kız Kardeşim (2009) (Yönetmen: Atalay Taşdiken): Taşrada iki öksüz kardeşin birbirine tutunma çabasını, çocuk dünyasının o saf ve koruyucu kalkanını anlatan, gözyaşlarınızı tutamayacağınız bir başka taşra anlatısı.