Bir Adamın İki Ateş Arasındaki Çaresizliği: Cevher'in Sınavı
Çukurova'nın kavurucu sıcağında, pamuk tarlalarının toz dumanı arasında sadece ekmek kavgası değil, bir yaşam mücadelesi dönüyor. Başrolümüz Cevher, memleketinden kaçıp buralara sığınmış bir mevsimlik pamuk işçisidir. Ancak geçmişin gölgesi, kan davasının o soğuk yüzü peşini bırakmaz. Düşmanları ensesindedir ve ona acımasız bir ültimatom verirler: Ya 45 gün içinde o devasa kan bedelini ödeyecektir ya da canından olacaktır. Cevher, nasırlı elleriyle toprağı kazırken zaman kum saati gibi aleyhine işler.
Tam bu çaresizliğin ortasında tarlada bir isyan ateşi parlar; sömürülen işçiler insanca yaşamak için greve gider. Önce sınıfıyla hareket eden Cevher, zaman azaldıkça o amansız "endişe"ye yenik düşer ve grevi kırıp işe döner. Üstelik ağanın adamı Osman, gözünü Cevher'in gencecik kızı Beyaz'a dikmiştir. Kan bedelini ödeyecek tek şey, kızının satılık bir meta gibi yaşlı bir adama verilmesidir.
"Açlık bir yandan, ölüm bir yandan... Toprak bize ekmek veriyor vermesine de, canımızı da geri istiyor."
Yılmaz Güney'in cezaevine girmesiyle yönetmenlik koltuğunu usta isim Şerif Gören'in devraldığı Endişe (1974), 1970'ler Türkiye'sinin sosyal ve ekonomik panoramasını en çıplak haliyle yüzümüze çarpar. Dönemin köyden kente göç dalgaları, feodal bağların şehre/tarlaya taşınması ve yükselen işçi hareketleri, filmin omurgasını oluşturur. Cinema verite (sinema-gerçek) üslubuna yakın bu yapıt, izleyicinin boğazında bir düğüm bırakır.
Feodalizm ile Sınıf Bilincinin Çarpışması
Film, Türk sinemasında feodalite ile kapitalist sömürünün kesişim kümesini en iyi analiz eden yapıtlardan biridir. Bir tarafta ağalık düzeninin ve köhnemiş kan davası geleneğinin kıskacındaki birey, diğer tarafta ise emeğinin karşılığını almak için örgütlenmeye çalışan işçi sınıfı vardır.
Cevher’in trajedisi tam olarak burada başlar: Sınıfsal uyanış (grev), onun bireysel feodal prangasıyla (kan davası) çatışır. Sistem, işçiyi yalnızlaştırarak ve korkutarak sömürür. Cevher, arkadaşlarına ihanet etmek istemez ama ölüm korkusu onu grev kırıcılığına zorlar. Endişe (1974), işçi sınıfının dayanışma ruhunu yüceltirken, bireysel çaresizliklerin bu dayanışmayı nasıl baltalayabileceğini de sosyolojik bir dürüstlükle ortaya koyar.
Çukurova’nın Tozu ve Klostrofobik Açık Hava
Sinematografik açıdan film, alabildiğine geniş Çukurova düzlüklerini bir hapishaneye dönüştürmeyi başarır. Kadrajı dolduran alabildiğine beyaz pamuk tarlaları, ferahlık değil, tam tersine işçilerin üzerine çöken bir karabasan hissi yaratır. Mekân kullanımı, karakterlerin içsel dünyasıyla paraleldir; o uçsuz bucaksız sarı-beyaz sıcaklıkta kaçacak hiçbir yer yoktur.
Metaforik olarak "pamuk", hem yaşamı (ekmeği) hem de sömürüyü temsil eder. Şerif Gören, kamerayı işçilerin yüzlerindeki derin çizgilere, ter damlalarına ve çıplak ayaklarına yakınlaştırarak belgeselvari bir atmosfer yakalar. Filmdeki klostrofobik hava, zamanın daralmasıyla (45 günlük mühlet) birleşerek izleyicide kesintisiz bir gerilim ve anksiyete (endişe) duygusu inşa eder.
Erkan Yücel’in Devleşen Oyunculuğu
Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı ve başrolünde oynamayı planladığı bu projede, onun yokluğunu hiç aratmayan, hatta karaktere bambaşka bir kırılganlık katan Erkan Yücel’in performansı tek kelimeyle anıtsaldır. Cevher’in gözlerindeki o korku, çaresizlik ve gurur arasındaki gidip gelmeler, Türk sinema tarihinin en güçlü oyunculuk gösterilerinden biridir ve nitekim ona Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde "En İyi Erkek Oyuncu" ödülünü getirmiştir.
Kamran Usluer ve Ayşe Emel Mesci Kuray gibi tiyatro kökenli güçlü isimlerin varlığı, filmin dramatik yoğunluğunu zirveye taşır. Şerif Gören'in dinamik kurgusu ve Şanar Yurdatapan imzalı müzikler, tarladaki o kaotik ve gerilimli atmosferi kulaklarımızda paslandırır. Erkan Yücel'i daha sonra Hakkâri'de Bir Mevsim filmindeki o muazzam performansıyla da hatırlayanlar, onun bu toprağın insanını ne kadar iyi tanıdığını bilirler.
Kolektif Hafızadaki Yeri
Endişe (1974), sadece bir ödül avcısı değil, Türk sinemasında Toplumsal Gerçekçilik akımının en saf, en tavizsiz örneklerinden biridir. Popüler kültürün melodram kalıplarını yıkarak, gerçek Anadolu insanının çelişkilerini, acılarını ve sistem karşısındaki ezilmişliğini ajitasyona kaçmadan anlatmıştır. Bugün bile sinema okullarında ders olarak okutulan, kolektif hafızamızda "gerçek sinemanın" simgelerinden biri olan bir başyapıttır.
Keşfetmeye Devam Edin
Endişe (1974) filmindeki o çiğ gerçekliği, sınıf çatışmasını ve Anadolu’nun sert çehresini sevdiyseniz, ana akım döngülerin dışına çıkan şu gizli kalmış veya niş başyapıtları da mutlaka listenize eklemelisiniz:
Diyet (1974): Yönetmen Ömer Lütfi Akad'ın üçlemesinin bu halkasında, fabrikadaki işçi sınıfının sendikalaşma mücadelesi ve makineleşmenin getirdiği insan trajedisi Hülya Koçyiğit ve Hakan Balamir'in güçlü oyunculuğuyla anlatılır.
Maden (1978): Yönetmen Yavuz Özkan imzalı film, yerin yüzlerce metre altında çalışan maden işçilerinin zorlu koşullarını, dayanışmasını ve sermayeye karşı başkaldırısını Tarık Akan ve Cüneyt Arkın'ın efsanevi ortaklığıyla sunar.
Gül Hasan (1979): Tuncel Kurtiz'in yönettiği ve oynadığı bu çok az bilinen taşlama/dram, Avrupa'ya gitmek isteyen işçilerin nasıl sömürüldüğünü ve sinema sektörünün arka planındaki yozlaşmayı sinema-gerçek usulüyle ele alır.
Fırat'ın Cinayeti (1989): Aytekin Çakmakçı'nın yönettiği film, yine ağalık düzeni, su sorunu ve feodalite kıskacındaki Doğu insanının dramını, Endişe'deki gibi sert ve belgeselvari bir dille işler.
Bereketli Topraklar Üzerinde (1979): Erden Kıral'ın Orhan Kemal uyarlaması olan film, Sivas'ın köyünden Çukurova'ya pamuk fabrikalarında ve tarlalarında çalışmaya gelen üç arkadaşın dramını tıpkı Endişe gibi çarpıcı bir gerçekçilikle yüzümüze vurur.