Yönetmen: Ömer Vargı
Oyuncular: Cem Yılmaz, Mazhar Alanson, Ceyda Düvenci, Selim Naşit, Mustafa Uzunyilmaz, Adnan Tönel, Cenk Vargan, Ayumi Takano, Mesut Akusta, Sait Genay, Emre Sipahioğlu, Uğur Çavuşoğlu, İbrahim Yalçın, Engin Günay, Deniz Oral, Ahmet Fuat Onan, Yaşar Güner, Aziz Parlakyıldız, Nazım Yılmaz, Mehmet Hanif, Rafi Emeksiz, Sinan Albayrak, Ergin Ocaklı, Celal Belgil, Merih Gürlük, Günay İbicioğlu, Yusuf Basmacı, Okay Şenol, Abdullah Baykal, Murat Tarık Fidan, Bekir Çiçekdemir, Nihan Kemancı, Şafak Kemancı, Emre Cebeci, Barış Çakır, Ulgar Manzakoğlu, Öner Işık, Vural Çelik, Baran Özçaylan, Ralf Weinkhauf, Barış, Nurgül Yeşilçay, Devrim Biltan, Bedriye Çetinkol, Ali Rıza Tekin, Dursun Aydın, Ayşe Kökçü, Ulviye Elmas, Gülsen Odabaşı, Saadet Eliaçık, Ali, Talha Kortun, Süleyman Samir, Aşkın Ceylan
Hayat Bir Reklam Filmi Değildir Altan!
Altan’ın dünyasında her şey bir "paket program"dır. İlaçları çalacak, okutacak, Bodrum’da barını açacak ve herkes mutlu olacaktır. Ancak hayatın sert gerçekleri —eşinin onu terk etmesi, mafyanın ensesinde olması ve abisinin yaşadığı panik ataklar— bu pembe hayalleri birer birer patlatır.
Filmin sonunda ulaşılan nokta bir başarı hikâyesi değildir. Aksine, bir araba dolusu dayak yemiş, her şeyini kaybetmiş ama "en azından hayatta kalmış" iki kardeşin buruk duruşudur. Bu final, Türk sinemasındaki "fakir ama mutlu" ya da "kazanan kahraman" klişelerini yıkarak; izleyiciye gerçek hayattaki o gri alanı sunar: Her şey çok güzel olmayabilir, ama berabersek dayanabiliriz.
"En azından hayattayız, bu da bir şey be abi..."
1998 yılı... Türkiye’nin "milenyum" kapısına dayandığı, pop müziğin altın çağını yaşadığı ve herkesin bir şekilde "yırtma" hayali kurduğu o tuhaf eşik. Ömer Vargı’nın yönettiği Her Şey Çok Güzel Olacak, Türk sinemasında "eski Yeşilçam" ile "yeni ana akım" arasındaki köprüyü kuran en önemli yapı taşlarından biridir. Cem Yılmaz’ın dehasını beyaz perdeyle, Mazhar Alanson’un melankolisini ise bir "kaybeden" portresiyle birleştiren film, sadece bir komedi değil, bir neslin hüsran ve umut arasındaki git-gelinin hikâyesidir.
"Kısa Yol" ve Memuriyet Arasında Türkiye
Film, 90’ların sonunda toplumun iki farklı yüzünü aynı arabaya (ve aynı kadere) hapseder.
-
Fırsatçılık ve Pragmatizm: Altan (Cem Yılmaz), neo-liberalizmin Türk usulü yansımasıdır. Çalışarak değil, "bir iş çevirerek" zengin olacağına inanır. Onun için her kriz bir fırsat, her insan (abisi dahil) bir basamaktır.
-
Güvenli Liman ve Atalet: Nuri (Mazhar Alanson), düzenli işi, tekdüze hayatı ve riskten kaçan tavrıyla "eski Türkiye"nin memur zihniyetini temsil eder. Altan onu bu konfor alanından çekip çıkardığında, aslında orta sınıfın ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıkar.
Umudun ve Hayal Kırıklığının Rengi
-
Mavi Bir Yalan: Bodrum: Filmde İstanbul gri, kaotik ve "borçlu" bir şehirdir. Bodrum ise tüm sorunların çözüleceği, güneşin altında her şeyin güzel olacağı bir ütopya olarak sunulur. Ancak yolculuk ilerledikçe, mekan değişse de karakterlerin bagajındaki sorunların değişmediği görülür.
-
Kardeşlik ve Katarsis: Altan ve Nuri’nin birbirlerini aslında hiç tanımadıklarını fark etmeleri, filmin asıl dramatik motorudur. O meşhur kavga sahneleri ve sonrasındaki sessizlikler, Türk ailesindeki "erkek kardeş" ilişkisinin o sert ama derin bağını mükemmel özetler.
Bir İkonun Doğuşu
-
Cem Yılmaz'ın Aktörlük Sınavı: Bu film, Cem Yılmaz’ın sadece "anlatan" değil, "canlandıran" biri olduğunu kanıtlamıştır. Altan’ın o sinir bozucu iyimserliği ile dipteki çaresizliği arasındaki geçişleri, karakteri bir karikatür olmaktan çıkarıp kanlı canlı bir insana dönüştürür.
-
Müziklerin Gücü: Mazhar Alanson imzalı müzikler, filmin atmosferini tamamlayan birer anlatıcı gibidir. "Benim Hala Umudum Var" şarkısı, filmin vizyonu bittikten sonra bile on yıllarca bir yaşam felsefesi olarak kalmıştır.
Bir Neslin Tesellisi
Her Şey Çok Güzel Olacak, üzerinden onlarca yıl geçse de taze kalabilen nadir yapımlardan. Bunun sebebi, Altan’ın o meşhur "yırtma" çabasının aslında hepimizin içindeki o bitmek bilmeyen ama naif umudu temsil etmesidir. Film bittiğinde izleyicinin yüzünde oluşan o hüzünlü tebessüm, hayallerimizin büyüklüğü ile hayatın küçüklüğü arasındaki o kaçınılmaz çarpışmanın sonucudur.